Yarım Ahbap

Anadolu kasabalarından birinde doğru sözlü, cesur, feragat ve şecaat sahibi, gölgesi ağır, manifatura işletmekte olan tüccar İbrahim Efendi yaşar. Bu güzel insan Türk ve Müslüman’ın edebini ve adabını en güzel biçimde, hem çevresine hem de müşterilerine anlatma ve öğretmede mahir biridir. Öyle ki kasabadaki tüm mevki, ilim, irfan sahibi kimseler bile İbrahim Efendi’den bir çift söz duymak için adeta fırsat kollarlar. Ne yazık ki bu insan çok yaşlanmıştır. Her gün aynı saatlerde mağazaya gidip aynı işlerle uğraşmak zor gelmeye başlar. Artık evine çekilip, eşiyle dostuyla sohbet ederek gününü geçirmek ister. En küçük oğlu Ali işi devralacak yaşa gelmiştir ama, evin küçüğü olduğundan mıdır nedense biraz şımarık ve nazlı büyümüştür. İşi öğrenmiş olmakla birlikte hayat tecrübesi,hele hele sosyal hayata dair bilgi ve becerisinin yetersizliği,İbrahim Efendi’yi düşündürmektedir.
Bir gün İbrahim Efendi “ Oğlum, gelir misin ?” der, “Biraz konuşalım”.
- Buyur baba.
- Bak oğlum, bu mağaza bizim rızk kapımızdır. Ben iyice yaşlandım artık. Bundan böyle mağazayı sen çalıştıracaksın.
- Tabi baba, nasıl istersen. Sen istedikten sonra elimden geleni seve seve yaparım.
- Bundan şüphem yok oğlum, fakat bu çok ciddi bir iştir. Ticaret laubalilik, ihmallik, münasebetsizlik asla kabul etmez. Burası güven üzerine kurulmuş bir müessesedir. Benim kazanmış olduğum kimlik ve itibarım işimdendir. Senin de çok ciddi ve çok doğru olman gerekiyor.
- Baba, sen hiç merak etme. Hatta işi daha da güzel yapmaya gayret ederim.
İbrahim Efendi biraz daha gerekleri anlatır ve mağazanın anahtarlarını Ali’ye verir.
Ali esnaftır artık. Her gün mağazaya gider, işi yürütmeye gayret eder. Gelen müşteriler, ahbaplar İbrahim Efendi’yi bulamasalar da Ali O’nun oğlu olduğu için eskisi gibi işlerini, alışverişlerini yapamaya devam ederler. Ancak bir süre sonra gelen giden azalmaya başlar.
Günler, aylar geçer. Bir gün İbrahim Efendi evden çıkıp, “Şöyle bir mağazaya uğrayayım.” der. Gittiğinde gördüğü manzarayı beğenmez. Ali’nin yanında birtakım delikanlılar vardır. Anlamsız konuşmalar, şakalar, dedikodular... Kendi koltuk ve masasından hariç birtakım oturaklar konmuş, o güzelim işyeri kahvehaneye benzemiş......
Ali , İbrahim Efendi’ye ne kadar iltifat etse de, İbrahim Efendi’nin canı sıkılmıştır ama belli etmez. Eve gidip Ali’yi bekler. Akşam Ali eve geldiğinde baba-oğul işten bahsederken İbrahim Efendi :
- Oğlum, işyerinin nizamını ve arkadaşlarını beğenmedim, der.
Ali karşı çıkar babasına :
- Nesi var arkadaşlarımın?

İbrahim Efendi ne kadar yanlışlarını anlatsa da Ali karşı çıkmaya devam eder. Epey tartışır baba-oğul.  İbrahim Efendi Bir süre sonra yine mağazaya gider. Her şey aynı. Dükkana hiç çeki düzen verilmemiş. Pek bir şey söylemez, eve gider. Akşama oğlunu bekler. Ali gelince yemek yenir, çay sohbeti sırasında İbrahim Efendi :

- Oğlum, işini güzel yönetmiyorsun. Hele o arkadaşlarını hiç gözüm tutmadı. Bu adamlar mesai saatinde işyerinde ne arıyorlar? Orası işyeri mi, kahvehane mi?
Ali doğrulur ve babasına :
- Baba, senin arkadaşların yok mu? Sen sohbet etmiyor musun? Nesi varmış arkadaşlarımın? der.

- Oğlum sohbet etmenin yeri vardır, zamanı vardır. Böyle dükkanda müşterilerinin içinde alacak verecek konuşulurken işin ciddiyetini bozacak adamlar, hareketler... Hayır, hayır, bu çok yanlış! der İbrahim Efendi sesini yükselterek.
Ali gidişatın çok iyi olduğundan o kadar emindir ki babasından aşağı kalmaz, hiç düşünmeden itiraz eder :
- O insanlar çok güzel insanlardır. Ne var bunda? Senin de arkadaşların yok mu? Sen söz sohbet etmiyor musun?
- Oğlum, sözün sohbetin yeri ve zamanı vardır, der.
- Benim arkadaşlarım senin arkadaşlarından daha sadıktır, der. İcap etse onlar benim için adam vururlar.
Bıyığının altından gülümser ve şöyle der :
- Şu arkadaşlarım dediğin arkadaşlarını deneyelim mi?
- Olur, deneyelim, der.
Baba-oğul gergin, ikisi de benim dediğim doğru diye düşünmektedir. Kurban Bayramı için evde bir koç besleniyormuş. İbrahim Efendi der ki :
- Bak oğlum, akşam bayrama beslediğimiz şu bizim kınalı koçu kesip bir çuvala koyacağım. Onu alacaksın, en güvendiğin arkadaşın hangisi ise kapısına gidip diyeceksin ki “Arkadaş, akşam elimden bir kaza çıktı, gel şunu halledelim”. Ben köşe başından seni izleyeceğim.
Ali :- Tamam baba. Bak ki elde neler varmış.
Baba-oğul evin külfetine göstermeden bu işlemi hallederler. Ayak çekilip karanlık basar. Köşe başlarında lambalar yanar. Uzaklardan bekçi düdüğünün sesi gelmektedir. Ali, çuval sırtında Muzaffer isimli en güvendiği yakın arkadaşının evine gider. Çuvalı taş merdivenin üstüne koyup kapıyı çalar. İçeriden biri :- Kim o? der.
- Benim, Ali. Muzaffer evde mi?
- Evde.
Muzaffer kapıya fırlar :
- Kimsin?
- Ali.
- Ooo Ali, gel, gel.
Ali :
- Şişşt, der ve çuvalı gösterir.
- Oğlum, bu ne?
Ali elini Muzaffer’in ağzına götürür :
- Yavaş! Sus!
- Ali, bu ne?
- Akşam akşam biri kafamı bozdu, elimden bir kaza çıktı. Şunu kaybedelim diye geldim sana.
Çuvala bakınca gözleri irileşen Muzaffer :
- Yok, hayır! Ulan pezevenk ben senin yatakçın mıyım? diyerek sesini yükseltir.
Ali arkadaşının yüreksiz ve vefasız olduğunu anlamıştır. İki eli ile Muzaffer’in ağzını tutar :
- Allah aşkına sus! Gidiyorum, der. Hemen çuvalı alıp döner.
İbrahim Efendi köşe başında beklemektedir. Tatlı, yumuşak ve ciddi bir sesle :
- Ne oldu oğlum? der.
- Baba hiç sorma, namussuz ve basit adammış. Hiç vefa duygusu yokmuş herifin. Ulan yedirdiğim, içirdiğim haram olsun sana, diyerek homurdanır Ali.
- Gel baba. Benim şu Mahmut adlı arkadaşım var ya, evleri mektebin arkasında; oraya gidelim.
İbrahim Efendi :
- Tabi oğlum... Sen yürü, ben seni takip ediyorum.
Ali, çuval sırtında arkadaşı Mahmut’un evini tutar. Kapıyı vurur. İçeriden Mahmut :
- Kim o? der.
Ali :
- Benim, Ali, der.
Mahmut kapıyı açar.

- Hayrola Aliciğim? Gel, buyur.
Ali, eliyle çuvalı gösterir. Mahmut :
- Ne bu?, der.
- Akşamın darında biri kafamı bozdu, bastım bıçağı. Herif gitti. Sana güvendim. Şunu halledelim, kaybedelim.  Mahmut’un nevri dönmüş, gözleri büyümüş, çok heyecanlı bir şekilde :
- Ulan benim böyle işlere yataklık yaptığımı kim söyledi sana? Seni şimdi polise veririm, diyerek sesini yükseltir. Ali :

- Mahmut, Mahmut, kurbanın olurum, sus! Ben de istemezdim. Bir iştir oldu.
- Ulan eşek oğlu, çabuk git buradan! Hemen!
- Tamam Mahmut, tamam. Derhal gidiyorum, der. Çuvalı sırtlar.
Ali’nin umudu kırık, morali bozuk, babası tarafına döner. İbrahim Efendi gene yumuşak bir tavırla:
- Ne yaptınız oğlum? der. Ali düşük bir sesle :
- Baba, bunda da iş yokmuş. Vay be! Bunlar ‘Can feda’ diyorlardı, meğer yeme dostuymuş bunlar... Baba şu öbür sokağın başında Mevlut isimli bir arkadaşım var.
Çok sadık, çok terbiyeli. Bir dediğimi iki etmemiştir.
- Tabii oğlum, kime istersen gideriz.
Ali Mevlüt’ün kapısına gider. Gider ya, O’ndan da öbür arkadaşlarında gördüğü muamelenin aynısını görür. İçerden annesi, babası “Ne oluyor? Kim?” derken “Hiç” diye seslenir Mevlüt. Ardından bir sürü kötü sözler savurarak evine girer ve kapıyı Ali’nin yüzüne çarpar.
Ali öyle olur ki damdan düşmüşe döner. Ali çuval sırtında babasına döner, ayakları yürümez olmuş, kafası, kalbi karışmış, dünyası kararmış şekilde. İbrahim Efendi gene aynı tatlı bir tavırla “
Oğlum, bir işi halledemediniz” der. Ali üzgün ve kırgın bir sesle :
-Neden bu insanlar böyle baba?.... Baba.....Baba, sen haklıymışsın!
- Oğlum, daha bitmedi.
- Nasıl yani,ne yapacağız baba?
- Bak oğlum... Hani şu asmaaltı kahvesinin altındaki sokak var ya...
- Evet.
- Orada 15 numarada oturan Hüseyin Efendi namında benim bir yarım ahbabım vardır. Şimdi ona gideceksin. Kapıyı çalıp uyandıracaksın. Selamımı söyleyeceksin. Diyeceksin ki “Akşam vakti babamın elinden bir kaza çıktı. Bunu sana gönderdi.” O kadar. Ben seni köşe başından takip edeceğim. Ali gene huysuzlaşır :
- Yahu baba! Hem Yarım ahbap diyorsun, hem de selamla iş yaptırmaya kalkıyorsun. Olmaz, olmaz, katiyen olmaz.
- Oğlum sakin ol. Bu bizim kınalı kurbanlık koç değil mi? Evet. Bu bir gerçeği ortaya çıkarmak değil mi? Evet. Bak arkadaşlarının kim olduğunu, neliğini, nereye kadar olduğunu nasıl anladın......Hadi hadi, ne diyorsam onu yap Ali. Hadi, al çuvalı sırtına da yürü. Gece yarısını geçeli çok oldu.nerdeyse sabah olacak.İnsanlar uyanacak nerdeyse.
İbrahim Efendi evden biraz uzakta, sokak lambasının arkasında bir köşede bekler, Ali de Hüseyin Efendi’nin kapısının önüne varır, çuvalı kapının önüne koyar. Kapıyı çalar. Bir daha çalar. İçeriden birinin ayak seslerini duyar. Ali müthiş heyecanlıdır. Akşamdan beri inanamayacağı şeyler olmuş, kalbi kırılmış, canı sıkılmıştır. Kapı açılmadan,
- Kim o? der biri.
- Ben Ali.
- Ali kim?
- Hüseyin Amca, ben Ali, İbrahim Efendi’nin oğlu.
- Nee?... diyerek hemen kapıyı açar. Hüseyin Efendi :
- Oğlum hayrola, gel bakayım, der. Ali çuvalı gösterir. Hüseyin Efendi :
- Bu ne bu?
- Babamın selamı var. Elinden bir kazadır oldu işte. ‘Bunu halletsin’ dedi.
- Başım üstüne, diyen Hüseyin Efendi :
- Oğlum yavaş konuş, yengen uyanmasın, der sesini iyice kısarak. Ali de öyle yapar. Gaz lambasını yakar. Arkadaki bahçe kapısını açar.
- Tut şunu, der ve beraberce tutarlar çuvalı. Avludan geçip bahçede bir kenara koyarlar çuvalı. Bahçe sebze ekilidir. Hüseyin Efendi musluğu açar, eline yer bezini alıp ıslatır. Ali’ye lambayı verir. Evin kapısından bahçeye kadar yere akmış olan kan damlalarını siler. Etrafı kontrol eder. Bir iz kalmamıştır. Ali içinden hayretlere düşer. ‘Bu ne güzel candan adam’ der. “Babam bilmiyor, bir de buna yarım ahbap diyor !!!”. Hüseyin Efendi :
- Oğlum gel.
Hüseyin Efendi patlıcanların dikili olduğu yerde Ali’yi durdurur. Elindeki kürekle beş on patlıcanı kökünden toprağıyla beraber çıkartır, kenara koyar. Çıkardığı patlıcanların yerini derince oyar. Çuvalı getirip oyduğu çukura yerleştirir. Çıkardığı patlıcanları teker teker aynen söktüğü gibi çuvalın üstüne dizer. Topraklarıyla iyice sıkıştırır. Musluğu açar ve sulamaya başlar. Bu işlemi bitirdikten sonra lambayı Ali’nin elinden alır.
- Gel oğlum... Geçmiş olsun, der.
Dış kapıya çıkarlar.
- Oğlum, babana selamımı söyle, bu işi unutsun, der Hüseyin Efendi.
Ali Hüseyin Efendi’nin vefakarlığının etkisi altına girmiş şaşkın bir vaziyette babasına koşar:
- Baba! Baba! Hüseyin Amca adam değil, bir melek, der ve olup bitenleri teker teker anlatmaya başlar. Çok sıcak, çok heyecanlıdır Ali. Der ki :
- Baba sen bilmiyorsun. Böyle bir insan olamaz. Bir de sen diyorsun ki yarım ahbabımdır. Adamın hakkını yiyorsun.
İbrahim Efendi :
- Oğlum, dur, acele etme. Henüz bitmedi. Sakin ol, der.
- Baba, daha ne kaldı? Ben böyle bir insan olabileceğini düşünemezdim. Anlatamıyorum galiba... Bunu ben de yapamam baba.
- Oğlum, dur, daha bitmedi.
Eve gelmişlerdir. Eve girip doğru misafir odasına geçerler. Herkes yatmıştır. Ali’nin heyecanı bir türlü bitmiyordur. İbrahim Efendi :
- Oğlum, bu iş daha bitmedi. Hüseyin Efendi yarım ahbaptır, der.
- Adamın hakkını yiyorsun baba, der.
İbrahim Efendi:
- Hüseyin Amcan her gün namaz saatlerinden sonra asmalı kahvede oturur. Arkadaşları ile sohbet eder.
- Evet baba.
- Yarın gideceksin. O tam arkadaşları ile sohbet ederken karşısına geçip ‘bu adam yalan söylüyor’ deyip çatacaksın.
- Hayır! Bunu yapamam baba!
- Yapacaksın oğlum...
- Yapamam baba!
- Yapacaksın oğlum. Unutma ki bir oyun oynuyoruz. Bak neler öğrendin, nelere şahit oldun.
Ali düşünür :
- Çok doğru. Ama baba, bu adama bu olmaz ki...
- Olur oğlum...
Ali artık babasının görüşlerine o kadar saygı duymaktadır ki...
- Peki baba, der.
Ertesi gün öğleden sonra Hüseyin Efendi arkadaşları ile asmalı kahvede sohbet ederken yanlarına varır. Hüseyin Efendi Ali’yi görünce :
- Ooo oğlum Ali... Hoşgeldin. Ali’ye çay getirin, diyecekken Ali kaşlarını çatar. Gayet suratsız bir biçimde Hüseyin Efendi’nin yanındakilere:
- Bu adama inanmayın! Bu adam yalancıdır, der.
Arkadaşları birbirinin yüzüne bakarken Hüseyin Efendi hiç fırsat vermeden :
- Yeğenimin sokakta birine canı sıkılmıştır, der. Kız şöyle yeğenim, kız da için rahatlasın, der.
Ali’nin havası düşer, döner geri gelir. Babasına anlatır :
- Baba, sen bilmiyorsun. Bu adam, adam değil; bir melek. Aynen bu tür davrandım, bunları söyledim. Adam bana ‘ Birine canı sıkılmıştır, benden hırsını alıyor.’ dedi. Elim, dilim bağlandı. Diyecek bir şey bulamadım.
- Oğlum, yarın yine gideceksin. Daha ciddi olacak, bugünkünden daha fazla çatacaksın.
- Yapma baba, bu çok zor bir iş.
- Olsun oğlum, bunu mutlaka, mutlaka yapacaksın.
Ali’nin başka çaresi yoktur. Ertesi gün aynı saatte yine aynı yerde Hüseyin Efendi’yi bulur. Etrafındaki yaşlı arkadaşlarıyla sohbet ederken, Ali bütün gücünü seferber edip çemkirircesine : - Ben size dün demedim mi ki bu adam yalancıdır, bu adamı dinlemeyin. Utanmadan arkadaşlarını kandırıyorsun pis adam! Kendini bir şey sanıyorsun.
Daha neler derken, Hüseyin Efendi’nin yanındaki adamlar ayağa kalkıp müdahaleye geçerken Hüseyin Efendi :
- Durun, durun! diye haykırır. O benim yeğenimdir. Ne yapar, yapar. O serbesttir işte. Birine kızar, acısını benden çıkarır. Aferin oğlum, sen çok yaşa! der.
Ali gene söner. Eli, dili tutmaz. Oradan uzaklaşır, doğru gelir babaya, olup biteni anlatır. İbrahim Efendi bıyığının altından gülümser :
- Yarın yine gideceksin, der.
- Yapma baba... Bu adama diyecek hiçbir şeyim yok. Sen bilmiyorsun, bu adam, adam değil; melek diyorum sana.
- Oğlum, bak ne kadar değiştin; dünyaya, insanlara bakışın değişti. Bunlar az şeyler midir? Ne diyorsam yap. Yarın tekrar çatacaksın, şımarıklık yapacaksın.
- Peki baba...
Sabah olur. Aynı saatlerde Ali gider kahveye. Hüseyin Efendi kahve içmektedir. Ali’yi gören kahve cemaati üç gündür olup bitenlerden çok rahatsız olmuştur. Hepsi birden dikkat kesilirler. Ali, Hüseyin Efendi’nin yanına gider. Elindeki sigarasını Hüseyin Efendi’nin kahvesine batırır. Hüseyin Efendi kalkmak ister sandalyesinden. Ali fötrünü alır başından, yere atar. - Yalancı adam, diye bağırır. Hüseyin Efendi tekrar sandalyeye oturmak ister. Ali sandalyeyi alıp atmıştır. Oturayım derken yere düşer Hüseyin Efendi. Yerden toparlanıp kalkarken kahvedekilerin hepsi ‘Allah Allah, ne oluyor yahu’ diyerek oraya toplanır. Bu arada
Hüseyin Efendi yerden kalkarken :
- Ulan oğlum, yani ben senin babanı seviyorum. Bu suç mu? Allah’tan kork. Hiçbir şey bilmiyorsan şu patlıcanların dibini unutma bari, der.
Ancak aniden iş değişiverir. İki tane sivil polis ellerinde kimlikleri, hadiseye elkoyarlar :
- Kim bu çocuk? Ne patlıcanı? Tutun onu! derler.
Hüseyin Efendi ve Ali birliktedir.
- Üç gündür bu ne iştir? Ne patlıcanı? Doğru karakola! derler.
Karakol sözünü duyan Hüseyin Efendi neler olabileceğini bir an düşünür. Çok yanlış yaptığını anlar :
- Yahu öyle değil...
- Karakola!
Hüseyin Efendi kendinden geçer. Fenalık gelir üzerine. Bütün halk toplanıp Hüseyin Efendi’yi ayıltmaya çalışır.
Polislerin kasabada bulunma nedeni ise farklıymış. Kasabada üç beş delikanlı define arıyorlarmış. Bunlardan biri kayıpmış. Emniyet, jandarma çok takip etmişse de bir sonuç alamamış. Kayıp olan gencin arkadaşlarının hepsini hapsetmişler. ‘Bilmiyoruz’ diyorlarmış. Kayıptan hiçbir iz yokmuş. Kaymakam valiye durumu arzetmiş.
İlden sivil olarak iki polis gelmiştir. Bunlar; kahve, cami, sinema gibi halka açık yerlerde kulak kesiliyorlar. Üç gündür bu kahvede Ali ile Hüseyin Efendi’nin macerasını dikkatle izlemektedirler. Sonunda da patlıcan lafını duyunca ‘bir ipucu bulduk’ deyip elkoyarlar hadiseye. Tabii, bu arada Hüseyin Efendi ayılır :
- Kardeşim durun! Karakolla işimiz yok. Bu delikanlı benim yeğenimdir. Şikayetçi değilim, der ama fayda etmez.
- Karakola! Ne patlıcanı? derler.
Çoğu bu sözü işitmiştir. Şahit tutarlar. Tabii bu arada olup bitenler İbrahim Efendi’ye ulaşmıştır. İbrahim Efendi karakola gidildiğini öğrenir öğrenmez o tarafa yönelir. Öte yandan halk ‘Bu nasıl iştir’ der. Birisi saygıdeğer İbrahim Efendi’nin oğlu , diğeri çok sevilen Hüseyin Efendi. Anlaşılması zor. jandarma ve polis eşliğinde zaten küçük olan şehrin karakoluna üç beş dakikada varırlar. Karakola girerken birileri der ki :
- İbrahim Efendi geliyor!
Hüseyin Efendi :
- Keşke ölseydim de bugünleri görmeseydim, der ve yine fenalaşır.
- Yahu su getirin, kolonya verin!... derken İbrahim Efendi, Hüseyin Efendi’nin perişanlığını anlar, sesini yükselterek :
- Hüseyin Efendi, korkma! Korkacak bir şey yok, diye gürler.
Hüseyin Efendi çok perişandır. İbrahim Efendi koşar gibi hızla gelir. Halk müsaade eder.
- Hüseyin Efendi! Hüseyin Efendi! Korkma, bir şey yok! Korkulacak bir şey yok!, der ama nafile...
Hüseyin Efendi, İbrahim Efendi’nin sesini duyunca mahcubiyetinden temelli fenalaşır. Herkes pür dikkat :
- Bu adam yalan söylemez. Bu ne iştir? der.
Merak ayyuka çıkar. İbrahim Efendi döner ve :
- Komiser Bey, der, bu bir şaka. Halkı dağıt, gitsinler.
Polis “ Ama ne şaka! Bu patlıcanın dibi nedir? Anlat hele” der . İbrahim Efendi “ Peki...” der. Hüseyin Efendi biraz kendine gelmiştir. İbrahim Efendi :

- Haydi buyurun, patlıcanların dibine gidiyoruz, der.
- Nerede patlıcan?

- Patlıcan nerede olur, bahçede, der.

Tabii suçlu durumunda olan Ali ve Hüseyin Efendi. Jandarma polis eşliğinde herkes ayaklanır. Mahalle muhtarı reis bey, savcı, komutan, komiser bey Hüseyin Efendi’nin evine yönelirler. Ali hep suskun. Hüseyin Efendi öyle garip duygular içindedir ki ölüm eğer para ile alınacak olsaydı bütün varlığını verip alırdı.
İbrahim Efendi bir ara bulur ve Hüseyin Efendi’nin kulağına eğilip :
- Korkma... O, ceset değil, der.
Ellerini yüzüne bastırır Hüseyin Efendi, utanır. Ceset olur veya olmaz, hiç önemi yok. Patlıcan sözü ağzından çıkmamalıydı.
Derken evin önüne gelinmiştir. Jandarma, halkı bahçeye sokmaz. Bahçeye görevli ve yetkili kişiler girer. Hakikaten bahçe sebze ile doludur, bir tarafta patlıcanlar ekilidir. İbrahim Efendi jandarmaya :
- Ellenmiş patlıcanlar bellidir, der.
- Al, aç şunları, derler hemen.
Çuval görünür. Açarlar koyun meydana çıkar. Herkes hayretler içinde kalır. Komiser bey:

- Pes doğrusu İbrahim Efendi, bu nedir? derken savcı bey İbrahim Efendi’ye döner :
- Siz makul ve hassas birisiniz. Bu ne demek oluyor, der. İbrahim Efendi “Haklısınız efendim, bu işin bu kadar dallanıp genişleyeceğini düşünemedim. Benim maksadım şu bizim deli oğlana bir doğruyu öğretmekti. Ahbap nasıl olur, nasıl seçilir, anlatabilmekti. Ahbabın ne kadar değerli ve zor bulunur olduğunu yaşayarak anlamasını sağlamaktı” diyerek olanı biteni anlatır. ................
Baba oğul evlerine dönerken Ali, hala olanın bitenin şoku üzerinde, sorar :

- Anlayamadığım bir şey var baba... Böyle canını verircesine seni kollayıp koruyan bir ahbabına nasıl yarım diyebiliyorsun. Haksızlık olmuyor mu?

- Hayır oğlum.

- Yani hala mı yarım ahbap?... Peki ne olsaydı tam ahbabım derdin?

- Bak oğlum, ahbap sonuna kadar ahbaptır. Her zaman, her şartta, her ne olursa olsun, asla yaptığını ettiğini dile getirmez, başına kakmaz.. .

Hüseyin Efendi’nin yarımlığına gelince; değil iki üç gün, günlerce canını sıkmaya devam etseydin bile patlıcan sözü etmemeliydi.
Değeri çok büyüktür, o başka. Arkadaştır, ahbaptır ama canını sıkarsan patlıcanın dibi gibi senin için yaptıklarını hiç değilse hatırlatır.

Aktaran:Abdurrahman Yavuz

Joomla 1.6 Templates designed by Joomla Hosting Reviews